İstanbul’da bazı binalar yıkılmak yerine terk ediliyor. Sahibi yok, kiracısı yok, ama yıkım kararı da çıkmıyor. Bunların bir kısmı mülkiyet anlaşmazlığından. Ama bir kısmının ardında farklı bir neden var: kimse o mülke sahip çıkmak istemiyor. Olaylar yaşanmış, isimler değişmiş, semt unutmaya çalışmış. İstanbul’un lanetli yerleri hakkında konuşulurken genellikle aynı birkaç isim tekrarlanıyor. İşin içine girince tablonun daha karmaşık olduğu görülüyor.
Büyükada’nın Yetimhanesi: Prinkipo Palace
Prinkipo Palace — adanın yerli halkı “Yetimhane” diyor — 1898’de büyük Rum tüccar Alexandros Zarifi tarafından yaptırıldı. Casino olarak planlandı, ama Osmanlı yetkilileri kumarhaneleri Prens Adaları’nda yasaklayınca bina açılamadı. 1908’de yetimhaneye dönüştürüldü, 1936’da kapandı, Türk hükümeti 1964’te satın aldı ve bina o tarihten bu yana harap hâlde bekliyor.
Binanın asıl ağırlığını yaratan şey tarihsel katmanlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rum çocukların burada tutulduğuna dair belgeler var. 1964’teki kapanışta ise içeride 20’yi aşkın çocuğun yetersiz koşullarda kaldığına dair dönemin basınında haberler çıkmış. Bina bugün açık değil; Büyükada sakinleri ve tekneli gruplar yakından görüntü alıyor. Çatıdan düşen döküntüler, çürüyen zemin kaplamaları ve uzaktan bile seçilebilen karanlık koridorlar. Paranormal iddialar bunların üzerine yığılmış; ama bina zaten kendi başına yeterince ağır bir tarih taşıyor.
Rum Pamukluk: Terk Edilmiş Bir Topluluk Mekânı
Beyoğlu’nda, Galata semtine yakın, adı tam bilinmeyen küçük bir sokakta bir Rum cemiyeti binası var. 1980’lere kadar kullanıldığı belgeleniyor. Sonrasına dair kamuya açık kayıt yok. Mülk, 1942-1950 arasındaki Varlık Vergisi süreciyle ve ardından yaşanan göç dalgasıyla Rum toplumunun İstanbul’daki tarihsel tasfiyesinin bir parçası. Bu yüzden “terk edilmiş” kelimesi bu bağlamda farklı anlam taşıyor: gönüllü değil, zorla boşaltılmış.
Bina bugün yerel halk tarafından “hayalet bina” olarak biliniyor. Paranormal hikâyeler zamanla birikmiş. Ama asıl korku başka yerde: bu tür binaların onlarca kopyası İstanbul’da var ve çoğunun üzerindeki tarihin büyük bölümü kayıp.
Darphane-i Amire: Para Basılan, Ölümlerin Yaşandığı Yer
Kapalıçarşı yakınındaki Darphane-i Amire, Osmanlı’nın altın ve gümüş paralarını bastığı resmi darphaneydi. 16. yüzyıldan 20. yüzyıla dek aktif olarak kullanıldı. Bugün kültür-sanat etkinliklerine açık, ama bina kompleksinin büyük bölümü hâlâ restorasyon ya da bekleme halinde.
Darphanelerin özelliği, işçi ölüm kayıtlarının yüksekliği. Ergime fırınları, uzun vardiyalar, metal buharına maruziyet. Osmanlı arşivlerinde erken dönem işçi ölümlerine dair belgeler var; ama bunlar sıradan kayıtlar, sistematik bir ihmali kanıtlayan belgeler değil. Yine de bu geçmiş, binanın “lanetli” statüsüne katkıda bulunuyor. Lanetli mekânların genellikle gerçek acıyla örtüşen bir tarihi var; Darphane bunun tipik bir örneği.
Ortaköy İskelesi Altı ve Boğaz Efsaneleri
Boğaz’ın tüm kıyısı boyunca farklı tekne kazaları ve boğulma vakaları kayıtlara geçmiş. Ortaköy, Bebek ve Arnavutköy civarında özellikle Osmanlı dönemine ait çok sayıda batık ve kazaya ilişkin arşiv belgesi var. Bu gerçek tarihin üzerine şehir efsaneleri katmanlı biçimde oturmuş.
Boğaz’da “gece balık tutmaya çıkanlar kayalığın altından ses duyduğunu” anlatan versiyonlar, “iskelenin altında eski ahşap yapı kalıntılarına dokunanların elinin tutulduğunu” söyleyen anlatılar — bunların kaynağı takip etmek güç. Ama ortak özellik şu: hepsi gerçek coğrafyaya bağlı. İstanbul efsaneleri görünmez mekânlar icat etmiyor; var olan yerlere hikâye giydiriyor.
Şişli Rum Mezarlığı ve Sınır Alanları
Şişli’de birbiri yanında üç farklı mezarlık var: Müslüman, Ermeni ve Rum. Bu coğrafi yakınlık bile başlı başına anlatı üretiyor. Rum mezarlığı özellikle 1955 sonrasında bakımı azalan, bazı mezar taşları okunamaz hale gelen, bir bölümü çalıntı taşlarla dolu bir alan haline gelmiş. Burada dolaşmak hem tarihin ağırlığını, hem de kaybolmuş bir toplumun sessizliğini aynı anda taşıyor.
Paranormal anlatılarda bu mezarlık zaman zaman geçiyor ama öne çıkan isim değil. Asıl “lanetli mekân” statüsü, hikâyelerin güçlü olduğu ve insanların ziyaret etmek istediği yerlere gidiyor. Şişli Rum Mezarlığı bunun tersine işliyor: unutulmak istenmiş bir yerde duruyor ve ziyaretçi çekmiyor. Bu da ayrı bir lanet türü.
İstanbul’un lanetli yerleri hakkında konuşmak, aslında şehrin üzerine sürülmeye çalışılan toplumsal sesizsizliği konuşmak. Her “hayalet bina”nın arkasında bir tapu anlaşmazlığı, bir göç travması, bir yıkım kararının ertelenmesi var. Hikâye bunların üzerine tüneyen şey; asıl korkuyu yaratan altta yatan tarih.